Sabah uyandı, elleriyle gözlerini ovuşturdu ve yeni günün ilk küfürünü savurdu. Bu küfürün kime edildiğini kendisi de bilmiyordu; belki hayata, belki zamana, belki de onu bu hâle getiren düzene. Her şey dünkü gibiydi. Dünden önceki günler gibi. Tekrarlanan, yoksullaşan, içi boşalan günler…
Sobada gece attığı meşenin külleri hâlâ hafif bir kızıllık yayıyordu. Yatağından kalktı, pencerenin perdesini araladı. Hava güneşliydi ama ayazdı; tıpkı hayat gibi. İçerisiyle dışarısı arasında bir fark kalmamıştı artık.
Odasında bir somya, eskiden kalma bir çekyat, soba, kitapları ve birkaç eşyası vardı. Başka da bir şey yoktu. Ne birikim, ne güvence, ne gelecek. Hayatı yakalamakta zorlanıyordu; ne kadar çalışırsa çalışsın, ancak kendini doyurabiliyordu. Umutsuzluk yıllar önce onu esir almıştı ama buna alışmıştı. İnsan her şeye alışıyordu; yoksulluğa, yalnızlığa, değersizleşmeye…
Yüzünü yıkadı, üstünü başını değiştirip sokağa çıktı. Sokak artık eskisi gibi değildi. Eski evlerin yerinde yükselen yüksek katlı binalar, dışarıyla ilişkisini kesmiş, insanı içeri hapseden yalıtımlı yapılar… Kent büyümemişti; kent el değiştirmişti.
Artık sokaktan sabahları simitçi geçmiyordu. Ne kasap kalmıştı, ne mahalle bakkalı, ne sağlık ocağı… Hayat, yürüyerek ulaşılabilir olmaktan çıkmıştı. Eskiden çocuklarını gönül rahatlığıyla okula gönderen insanların torunları şimdi servislerle, arabalarla, kameralarla taşınıyordu. Güven, kamudan çekilmiş; ailelerin omzuna yüklenmişti.
Apartmanlar, otomobiller, gürültü… İnsanlar bu yaşama alışmaya zorlanıyordu. Kimseye sorulmamış, kimseye anlatılmamış bir değişimdi bu. Herkes yaşadığı hayatın içine itilmiş gibiydi. Yabancılaşma artık bireysel bir his değil, örgütlü bir sonuçtu.
Daraltılmış kaldırımlardan yürürken fark etti: Bu sokak artık onun değildi. Tek tük kalmış eski evlerde yaşayan yaşlılar vardı. Onları da ara sıra ziyaret eden, beyaz yakalı çocukları… O çocuklar evlerin değil, arsaların değerini konuşuyordu. Mahalle bir hatıraydı; rant ise gelecek.
Zamanın ruhu, mahallenin ruhunu yok etmişti. Ama bu zaman kendiliğinden gelmemişti. Planlanmıştı, teşvik edilmişti, korunmuştu. Eskinin yerini uyumsuz bir “yeni” almıştı. Bakkalın yerini zincir marketler, devlet okulunun yerini kolejler, komşuluğun yerini site yönetimleri doldurmuştu. Zaman, insan hafızasını değil; hafızası olan insanları yenmişti.
Mahalle artık satılık ve kiralık ilanlarından görünmüyordu. Her pencere bir fiyat etiketi, her kapı geçici bir duraktı. Değişime direnenler “geri kafalı” ilan edilmişti. Çünkü bu çağda itiraz etmek değil, uyum sağlamak makbuldü.
Artık başka bir zamanda yaşıyorlardı. İnsanların çalıştığı ama geçinemediği, çocukların büyüdüğü ama hayal kuramadığı, yaşlıların ise unutulduğu bir zamanda… Her şey tükeniyordu. Emek, doğa, ilişkiler… En çok da insan.
İki parça eşyasını topladı. Eve son kez baktı. Bu eve değil, bu hayata veda ettiğini biliyordu. Dışarıya adım attığı anda karşı caddedeki sitenin güvenlik görevlisiyle göz göze geldi bir anlığına .Kafasını kaldırdığında apartmanların duvarlarına asılmış kiralık daire ilanları gözüne çarptı. Mahalle yenilmişti.
Bir sonraki gelişinde burada kimliksiz bir apartmanın yükseleceğini bilerek arkasına bakmadı. Birbirinin gölgesini kesen binaların arasından yürürken, iyimserliğini de yanına aldı. Çünkü elinden alınamayan tek şey hâlâ oydu. Şimdilik.