20. yüzyıl, sanayi devriminin sonuçlarıyla yüzleşen bir dünyanın yüzyılıdır. Bilimin baş döndürücü gelişimi, teknolojik ilerlemeler ve bununla birlikte gelen yıkıcı dünya savaşları, devletler arasındaki güç mücadelesini tarihin en acımasız evresine taşıdı. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın iki kutba ayrılması, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında başlayan Soğuk Savaş dönemini doğurdu. Bu mücadele yalnızca askeri ve siyasi alanla sınırlı kalmadı; bilimde, sanatta, sporda ve her türlü rekabetçi zeminde kendini gösterdi.
Bu rekabetin en stratejik alanlarından biri satrançtı.
Sovyetler Birliği satrancı yalnızca bir oyun olarak görmedi. Onu kültürel bir üstünlük aracı, zihinsel disiplin eğitimi ve stratejik bir prestij alanı olarak konumlandırdı. Satranç eğitimi, bireyin planlama becerisini, soyut düşünme yetisini ve çok hamle sonrasını hesaplama kapasitesini geliştiriyordu. Bir oyuncu yalnızca bulunduğu kareyi değil, dört-beş hamle sonrasını düşünerek hareket eder. Her hamlenin bir karşılığı, her riskin bir hesabı vardır. Plansızlık satrançta affedilmez.
Satranç bilen birey; analiz eder, ihtimalleri tartar, acele etmez. Böyle bireylerin oluşturduğu bir toplumu manipüle etmek kolay değildir. Çünkü o toplum refleksle değil, muhakemeyle hareket eder. Hamle yapmadan önce sonucu düşünür.
Belki de bu yüzden satranç, “düşünen insanın sevilmediği toplumların sporu” gibidir.
Günübirlik yaşayan toplumlarda siyaset de günübirlikleşir. Öngörüsüz siyasetçi ilkeye göre değil, çıkara göre hamle yapar. Oysa satranç ilkesiz oynanmaz; plansız oynanmaz. Burnunun ucunu göremeyen bir siyasetçinin satranç oynaması mümkün değildir. Çünkü satranç; analiz, sabır ve entelektüel disiplin ister.
Çapsız siyasetçinin tercihi satranç öğrenmek değildir. Onun tercihi ihale dağıtmaktır. Spor alanı yapmak değil, yandaş bulmaktır. Hizmet etmek değil, insanları suç ortaklığı zincirine dahil etmektir. Oysa satrançta bir hamlenin hesabını veremezseniz rezil olursunuz. Hayatta ise çoğu zaman bunun bedeli gecikir.
Bu noktada akla Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanı gelir. Küçük bir kasabada işleneceği herkes tarafından bilinen bir cinayet anlatılır. Herkes bilir, ama kimse birbirini uyarmaya cesaret edemez. Sonunda cinayet işlenir. Suç yalnızca iki kişinin değil, susan bütün kasabanındır.
Cinayet sadece bir insanı öldürmek değildir. Ormanı yok etmek, denizi kirletmek, bir canlının yaşam alanını ortadan kaldırmak da bir cinayettir. Fakat ihaleye girip rant sağlamak, hukuku hiçe sayarak çıkar ilişkileri kurmak teknik olarak “cinayet” sayılmayabilir. Bu başka bir şeydir: Ahlaki çürüme.
Kırmızı Pazartesi’deki kasaba, suskunluğu yüzünden kirlenir. Herkesin her şeyi bildiği ama kimsenin konuşmadığı yerlerde asıl yıkım, görünmeyen alanda başlar.
Satranç kültürü olan toplumlar hamle yapmadan önce düşünür. Hamle yaparken ilkeye sadık kalır. Kaybettiğinde neden kaybettiğini analiz eder. Kazandığında da sistem kurar.
Belki de asıl mesele şudur:
Satranç bilmeyen toplumlar değil, hesap yapmayı sevmeyen toplumlar kaybeder.
Ve kötü oynanan bir oyunun bedelini, yalnızca oyuncular değil, bütün masa öder.