2025 yılının ülkemizde öne çıkan kelimesinin “dijital vicdan” olduğu söyleniyor. Bu kavram, toplumsal olarak yakın çevremize karşı duyarlılığımızın zayıf; bizden uzakta, doğrudan temas etmediğimiz olaylara karşı ise duyarlılığımızın oldukça yüksek olduğunu gösteriyor.
Olaylara bakış açımızın bulunduğumuz coğrafyaya göre şekillendiği bir yerde, çevremizde yaşanan herhangi bir olaya verdiğimiz tepki ister istemez cılız ve etkisiz kalıyor. Buna karşılık, bizden uzakta—daha açık bir ifadeyle güvenli alanın dışında—verdiğimiz tepkiler, ruhsal olarak bizi rahatlatan ve hayattaki konumlanışımızı gösteren bir tavra dönüşüyor. Böylece kendimizi güvende hissediyor ve sınırları çizilmiş bir “sosyal medya halkı” oluşturuyoruz. Bu halk, her şeye duyarlı, kendi içinde tutarlı; zaman zaman ise ölçüsüz.
Belki de iktidarın sosyal medya baskısı altında geri adım attığı birkaç örnek olay, bu sosyal medya halkına bir güç ve belli bir etki alanı kazandırmış olabilir.
Ancak şu soruyu sormak gerekiyor: Bu vicdani rahatlamayı neden sosyal medya düzeni içinde değil de kendi sosyal çevremizde, aynı tutarlılıkla gösterip mikro ölçekte bir mücadeleye dönüştüremiyoruz? Nüfus olarak ilişkilerin iç içe geçtiği, feodal yapının hâlâ etkili olduğu ve hiyerarşik toplumsal ilişkilerin tercihleri belirlediği bir yapıda; kendimizi ve ilkelerimizi değil, çoğu zaman sosyal çıkarları öncelememiz bunun bir nedeni olabilir. Geçmişten gelen toplumsal “hastalıklarımız” bizi karmaşık ve bağımlı ilişkilere sürüklüyor.
Peki, bu iç içe geçmiş ilişkiler ağındaki çarpık düzene neden aynı tepkiyi gösteremiyor; dışarıda ise neden “aslan kesiliyoruz”? Oysa eğitimli ve üretken toplumların, yurttaş kimliği altında daha net ve cesur tavır alması gerekirken, biz neden kendimizi o yığının içinde yalnız ve güçsüz; sosyal medyada ise özgür hissediyoruz?
Toplumda bireyi; olayların öznesi, karar vereni değil de nesnesi—yani üzerinde karar verilen, karar alma süreçlerinden dışlanmış—bir konuma iten yapısal bir sorun var. Devletten her şeyi beklemeye dayalı bir düzen, bizi bu aymazlığa sürüklemiş durumda. Köklü bir sınıf mücadelemizin olmaması nedeniyle, hak kavramı zihnimize “alınan” değil, “verilen” bir şey olarak kazınmış.
Siyasal tarihimizde 1960’lar, 70’ler ve 80’ler; muhtıralar ve darbelerle anılan bir dönem olduğu için toplumsal mücadele sürekli sekteye uğramıştır. Mücadele edenin cezalandırıldığı bu düzen, örgütsüz ve güvencesiz bireyler yaratmış; insanlar çaresizliğe itilerek kendi kaderleriyle baş başa bırakılmıştır.
Tüm bunlar, güvencesizliğin ve yoksulluğun pençesine itilmiş bir toplumun mirasıdır. Yoksulluğun bireysel başarısızlık olarak görüldüğü; sınıf siyasetinin yerini kimlik, kültürel ve dini motiflerle süslenmiş bir atmosferin aldığı bir düzende, kendini yalnız hisseden ve kendi hikâyesini yazamayan bireylerin ortaya çıkması kaçınılmazdır.
Sorgulayan, eleştiren bireylerin yer aldığı örgütlü bir toplum yapısı oluşturulmadığı sürece sağlıklı bir toplumdan söz edemeyiz. Aksi hâlde bizi, gerçek hayattan kopuk bir dijital muhalefete mahkûm ederler.