İnsanların kendi fikirlerine ters düşen, istemedikleri bir anlayışla, karşıt düşünceli bir iktidarla yönetilmeleri ve bunu sindirip içselleştirmeleri gelişmiş demokrasilerde pek zor değildir. Çünkü sistem seni değiştirmeye ya da yaşamın üzerinde baskı kurmaya değil, senin konforunu ve yaşamını nasıl iyileştireceğiyle uğraşır. Herkesin birbirine karşı saygılı olduğu, kurumsallaşmış bir yapı içinde hukuk düzeninin hakim olduğu bir kural toplumu elbette daha sağlıklı olur ve geleceğe daha güvenle bakar.
On yıllardır dilimize yapışan, ezberlediğimiz “bizim gibi gelişmeye çalışan ülkeler” kategorisinden bir türlü çıkamadık. Oysa bu kavram çoğu zaman yalnızca ekonomi üzerinden, ekonomik gerekçelerle açıklanan bir argümandır. Peki, yaşadığımız hayat, içinde bulunduğumuz gerçeklerle örtüşüyor mu? Maalesef hayır. Basın özgürlüğünde, Üniversitelerin akademik etkinliklerinde, işsizlikte, enflasyonda, mutluluk endeksinde, kadın cinayetlerinde acaba Dünya ölçeğinde nerelerdeyiz.
Bu güzel Anadolu coğrafyasında yaşayan bizler, bu ülkeyi yıllardır hoyratça kullanıp kıyılarını beton denizine dönüştürdük; kültürel mirasını sembollere indirgedik ve ülkeye koca bir “arsa” gibi bakan bir zihniyete büründük.
Yok olan ormanlar, yüzölçümü küçülen ya da kuruyan göller, kuraklık tehlikesinin baş gösterdiği bir ülkede; günübirlik siyasi şovlarla, gelecekten yiyerek memleketi büyük bir rant alanına çevirdik. Gördüğümüz her şey bizim için “kaç kat, kaç lira, ne kadar?” sorularının cevabından ibaret hale geldi.
Namus sadece kadın bedeniyle ilgili bir kavram olmamalı; ormanı korumak da namustur, suyu korumak da namustur, vatanı korumak da namustur.
Gündelik yaşayan toplumun, kasaba siyasetçisi kılıklı rant aşığı tüccarlarının siyasete girmesine gerek yok zaten; uzantıları ve iş birlikçileri siyasetin içinde. Talan kardeşliği!
Siyasi parti ayrımı gözetmeden ortak paydanın rant olması, kardeş olmaya yetiyor maalesef. Sonuç: Kurumsallaşamayan bir ülke, hukukun üstünlüğüne olan inancın yitirilmesi, ilkelerin değil ilişkilerin önemli olduğu bir düzen dayatması, haksız zenginleşen bireyler ve artan yoksulluk.
Size şimdi iki örnek vermek istiyorum.
İlk örnek tarımdan:
Yüzölçümü 41.000 kilometrekare olan Hollanda, ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük tarım ihracatçısıdır. Demek ki mesele yalnızca toprağın büyüklüğü ya da yüzölçümü değil; teknoloji ve bilimdir.
Hollanda’da yaklaşık 10.000–12.000 hektar sera alanı mevcuttur (Gazipaşa’da 1.800–2.300 hektar).
Bir dönüm seradan 50–70 ton ürün alınabilmektedir (Gazipaşa’da 7–10 ton).
Strateji, planlama, eğitimli çiftçi, ucuz ve ulaşılabilir tarımsal kredi ve markalaşma esastır.
Tarım stratejik bir sektör olarak kabul edilir.
Sağlıklı kooperatifleşme vardır.
Yani tarım sadece çiftçilerin uğraştığı bir alan değil; milli bir değer ve katma değerli üretim sektörüdür.
Bizden daha mı zekiler?
Hayır. Sadece daha planlılar.
İkinci örnek spordan:
Bodø, Norveç’in kuzeyinde yer alan yaklaşık 55.000 nüfuslu bir liman şehridir. FK Bodø/Glimt bu şehirde kurulmuş profesyonel bir futbol kulübüdür. Maçlarını yaklaşık 8.000 seyirci kapasiteli bir stadyumda oynar. Son yıllarda Avrupa kupalarında dev kulüplere karşı aldığı galibiyetlerle adından söz ettirmiştir.
Bunun tesadüf olmadığı açıktır:
Takımın bir oyun kimliği vardır ve bu kimliğe uygun futbolcular tercih edilir.
Doğru ve akılcı bir yönetim felsefesi benimsenmiştir.
Ucuz ve potansiyelli futbolcular alınır, yüksek bedellerle satılır; sürdürülebilir sistem için oyun kimliği bozulmadan yeni oyuncular bulunur.
Planlı, istikrarlı ve sürdürülebilir bir mali yapı ve yönetim disiplini vardır.
Peki Norveçliler bizden daha mı zeki?
Hayır. Sadece daha planlılar.
Son söz:
Asıl planlamayı ahlak üzerinden kurup, organize bir şekilde ortak aklı harekete geçirip liyakat sahibi insanlarla çalışmazsak; çocuklarımıza bırakacağımız miras utançtan başka bir şey olmayacaktır.
Biz ne mi yapıyoruz bu aralar?
Söylemeyeyim en iyisi.
