Günümüz tüketim toplumu, her şeyi hızla tüketmeye ve aynı hızla yerine yenisini koymaya alıştırılmış bir yapı üretmiştir. Bu sadece nesnelerle sınırlı değildir; sevgi, dostluk, arkadaşlık, hatta hayatın kendisi bile bu hızın içine çekilmiştir. İnsan, farklı olma arayışıyla kendini sürekli yeniden kurgulayan, çoğu zaman da kendisi olmaktan uzaklaşan bir “tüketim nesnesine” dönüştürülmüştür.
Kapitalizmin albenisi tam da burada yatar: Sana olmadığın biri gibi hissettirir. Sürekli eksik olduğunu düşündürür ve bu eksikliği tamamlamak için seni tüketime iter. Çünkü sistemin devamı, senin sürekli tüketmene bağlıdır.
Artık hayat, yeteneklerimizden çok performansımızla ölçülüyor. Ne kadar görünürsen, ne kadar dikkat çekersen, o kadar “varsın.” Utanma duygusunun yerini anlık ünlü olma arzusu almış durumda. İnsanlar artık hayatın içinde yaşayan bireyler değil; hayatın kıyısında, izleyen ve izlenmek isteyen müşterilere dönüşmüş durumda. Özneyken nesneye indirgendik; karar veren değil, hakkında karar verilen hale geldik.
Bu yapı içinde güç, her şeyin önüne geçiyor. Statü, çoğu zaman liyakatin önünde değer görüyor. Güç sahibi olanın egosu şişirilirken, eşitlik fikri giderek aşınıyor. Yasalar önünde eşitlik teoride kalıyor; pratikte ise güç dengeleri belirleyici oluyor.
Siyaset, futbol ve kamu alanında etkili olan aktörler, zamanla bulundukları konumun geçici olduğunu unutup, o koltukların kendilerine ait olduğunu düşünmeye başlıyor. Bu da bir tür “iktidar zehirlenmesi” yaratıyor. Görev bilinci yerini sahiplik duygusuna bırakıyor; sorgulanamazlık ise bu sürecin doğal sonucu haline geliyor.
Oysa siyaset, toplumu dönüştürme ve ileri taşıma becerisi göstermek yerine, çoğu zaman toplumu kalıplara sokup dizayn etmeye yöneliyor. Cumhuriyet devrimleriyle yakaladığımız tarihsel sıçrama, sanayi devrimini ıskalamış bir toplum için önemliydi; ancak bugün yapay zekâ devrimini de kaçırma riskiyle karşı karşıyayız. Bu durum, üretmek yerine dağıtılanla yetinen, edilgen bir toplum yapısını besliyor.
Anadolu’da güç, çoğu zaman kurumsallıktan değil, ilişkilerden ve yakınlıklardan doğuyor. Feodal refleksler hâlâ etkili. Bu yüzden anayasal olarak eşit yurttaşlar olsak da, fiiliyatta eşitlik beklentisi dahi zayıf kalıyor.
Futboldaki tercihler bile bu psikolojiyi yansıtıyor. İnsanlar çoğu zaman yerel olanı değil, güçlü görüneni destekliyor. Bu, başarıdan çok güce yönelme eğiliminin bir sonucu.
Sonuç olarak kapitalizm, insanı kendi değerlerinden uzaklaştırarak onu sürekli bir “müşteri” kimliğine indirger. Bu da toplum içinde var olan ama kendi hakkında karar veremeyen bireyler yaratır. Güçlü olandan yana olma refleksi ve nesnelere olduğundan fazla anlam yükleme eğilimi, bizi giderek daha edilgen hale getirir.
Dünyayı tanımayan, dünya ile sağlıklı ilişki kuramayan yöneticiler ise bu edilgenliği derinleştirir. Geleceğimiz, vizyonsuzluk içinde şekillenir ve çoğu zaman bizim irademiz dışında tüketilir.


