Sanayi devrimini tam anlamıyla yaşamamış, üretim ilişkilerini güçlü bir sanayi temeline oturtamamış ülkelerde toplumsal sınıflar, çoğu zaman üretim üzerinden değil, kültürel ayrışmalar üzerinden şekillenir. Bizim gibi toplumlarda sınıfsal konum; ne ürettiğinle değil, nerede doğduğun, kim olduğun, kimlerle akraba olduğun, hangi çevreye ait olduğun gibi unsurlarla belirlenir. Kapitalist toplumlarda sınıflar, üretim araçlarının sahipliği üzerinden oluşurken; sanayileşmesini tamamlayamamış ülkelerde sınıfsal yapı daha çok kültürel ve sosyal ilişkiler üzerinden varlığını sürdürür. Bu nedenle çok katmanlı bir yapıya sahip olan toplumumuzda eğitim, alt sınıflardan yukarıya doğru yükselmenin en önemli aracı hâline gelmiştir. Ancak zamanla eğitim de metalaşmış, alınıp satılabilen bir ürüne dönüşmüştür. Hangi okulda okuduğun, hangi üniversiteden mezun olduğun, hangi semtte yaşadığın; bireyin toplumsal değerini belirleyen ölçütler hâline gelmiştir. Böyle bir yapıda eğitimin sınıf değiştirme aracı hâline gelmesi kaçınılmazdır. Bizim ülkemizde eğitim dikey olarak sınıf atlama aracından başka bir şey olamıyor maalesef.
Birey, aldığı araba, oturduğu ev, gittiği mekânlar kendisini gerçekten yansıtmasa bile, bunları bir “sınıf atlama göstergesi” olarak görmeye başlar. Zamanla olmadığı bir insana dönüşmek zorunda kalır. Eğitim yoluyla yükselen ailelerin çocuklarının okuduğu okullar, gittikleri üniversiteler ise adeta onların kaderini belirler. Şehirlerin gelişmişlik düzeyi, hizmetlere erişim imkânı, küresel dünyayla kurulan bağlar; eğitimi daha da sınıfsal bir hâle getirir. Bunun sonucunda insanlar, toplum içinde kendilerini var edebilmek için sürekli bir baskı altında yaşar. Sosyal ve kültürel beklentiler, bireyi yaptığı işi “değerli” ya da “değersiz” olarak sınıflandırmaya zorlar.
Böyle toplumlarda emek, üretim ve alın teri geri plana itilir; yerine makam, unvan ve statü geçirilir. Yapılan işin niteliğinden çok, hangi koltukta oturduğun önem kazanır. Sosyal medya ve çevresel etkiler, üretilen her değeri bir meta hâline getirir. Meta, insan emeğinin pazarda satılan bir mala dönüşmesidir. Günümüzde yalnızca ürünler değil; düşünceler, duygular, ilişkiler ve hatta kişilikler bile metalaşmaktadır. Sembollerin içeriğin önüne geçtiği bu yapılarda, her şey alınıp satılabilir bir nesneye dönüşür. Bu sağlıklı bir durum değildir. İnsanları içine çeken, yaptıkları işleri değersizleştiren, bireyi kişiliğiyle değil makamıyla tanımlayan bir çıkmaz sokaktır.
Üniversite okumamanın eksiklik ve utanç sebebi sayıldığı bir toplumda bireyin özgüveni zedelenir. İnsanlar sürekli “başarılı–başarısız” ikilemi içinde yaşamaya zorlanır. Oysa bir insanın değeri, yaptığı işin türünden değil; yaptığı işe duyduğu saygıdan gelir.
Bu tablo yerel ölçekte daha çıplak bir biçimde görülür. Örneğin Gazipaşa’da tarım vardır; toprak verimlidir, üretim yapılır. Ancak üretim, örgütlü bir güce dönüşemez. Kooperatifleşme zayıftır; ortak hareket kültürü gelişmemiştir. Çünkü güven yerine güç dengeleri, eşitlik yerine hiyerarşi, uzun vadeli planlama yerine günü kurtarma anlayışı hâkimdir. Üretici birbirine değil, aracılara yaslanır. Ortak akıl oluşturulamaz; bireysel hesaplar kolektif çıkarın önüne geçer.
Daha sert bir gerçek ise şudur: Tarım, toplumsal statü hiyerarşisinde yeterince itibarlı görülmemektedir. Gençler üretimi geleceksizlik olarak algılar; diplomayı üretimin alternatifi değil, üretimden kaçış yolu olarak görür. Bu zihniyet değişmedikçe tarımsal sanayi kurulmaz, markalaşma oluşmaz, katma değer ilçede kalmaz. Ham ürün çıkar, asıl kazanç başka merkezlere gider. İlçe üretir ama zenginleşemez; çalışır ama güçlenemez.
Kooperatifin olmaması yalnızca ekonomik bir eksiklik değil, aynı zamanda toplumsal bir sorundur. Dayanışma kültürü zayıf olan yerde sanayi de gelişmez. Üretim itibarsızlaştıkça rant cazipleşir; emek değersizleştikçe unvan kutsallaşır. Böyle bir zeminde kalkınma söylemi havada kalır.
Gelişmişlik; yüksek binalarla, lüks otomobillerle, gösterişli yaşamlarla ölçüldüğünde insani ölçülerimizi kaybederiz. Geriye yalnızca kaygı, güvensizlik ve belirsiz bir gelecek korkusu kalır. Bu nedenle gerçek gelişmişlik; insanın onurunu, emeğini ve varlığını merkeze alan bir anlayışla mümkündür.
Gazipaşa ya birilerinin arka bahçesi olarak kendini yok edecek veya ilçenin katma değerini kolektif, ortaklaşa bir akılla tarımın, turizmin parmakla gösterilen işsizliğin olmadığı bir ilçe haline gelecek. Tercih senin!
