Ahlak, toplumun yazılı olmayan değerleridir; somuttur, eylemle görünür ve gösterilebilir. Etik ise bireyin kendi ahlakını sorgulama alanıdır; insanın içsel değerlerini ifade eder. Bireyin edindiği bu içsel değerler, ancak toplumsal ahlakla karşılık bulduğunda anlam kazanır.
Ahlakı bozulan, erozyona uğrayan, değerlerini yitiren topluluklar; geçmişten gelen kültürel bağlarını da kaybeder. Bugün bizler, toplum olma özelliğini yitirmiş; ortak bir geleceğe, ortak bir ülküye doğru birlikte hayal kurma becerisini kaybetmiş; kendi kişisel ölçülerini yitirmiş, kamplara bölünmüş ve ayrıştırılmış yığınlar haline getirilmiş durumdayız.
Günümüz siyasetçileri, hitap ettikleri kitleyi homojen, kaynaşmış ve bütünleşmiş bir yapı olarak görmekten uzaktır. Aksine, insanları kutuplaştıran; kendi kişisel geleceklerini ülkenin çıkarlarının üzerinde tutan; çağın gerisinde kalmış ezberlerin üzerinde tepinmeyi siyaset sanan bir anlayış hakimdir. Çocuklara, gençlere, engellilere ve kadınlara özgür, adil ve eşitlikçi bir gelecek inşa etmek için çaba göstermek yerine; siyaseti kişisel hırsların, egoların ve tatmin arayışlarının aracı haline getirmişlerdir.
Bu dönemde kendisini çok önemsendiğini zanneden seçmen, siyasetin etrafı kalın duvarlarla örülmüş kapalı çemberine çarpmaktadır. Zihin dünyası rant, akraba kayırmacılığı ve çıkar ilişkileriyle dolu; vasıfsız, yüzeysel ve sığ bir siyaset anlayışının bedelini ise yoksulluk ve yoksunlukla ödemektedir.
Günübirlik kaygılarla hayatını sürdürmeye zorlanan, yalnızca oy vermekle yükümlü kılınan seçmen; mekanik bir nesneye dönüştürülmüştür. Önüne konan yemeği, başka seçeneği olmadığı için kabullenmek zorunda bırakılmıştır.
Kendi sınırları çizilmiş dar bir alan içinde, yalnızca kendi sorunlarıyla boğuşan insanlar; bu sorunlara çözüm üretebilmek, söz sahibi olabilmek ve kendilerini ifade edebilecekleri bir alan açabilmek için siyasete girmek zorundadır. Siyasi olarak sorumluluk alamayan bireyler, karar alma süreçlerinin dışında bırakılır; ancak bunun bedelini yoksullukla ödemeye devam eder.
Siyasetin öznesi ve ana kolonu olmaktan çıkarılıp nesnesi haline getirildiğimiz anda; araçsallaştırılır ve her türlü kötülüğe maruz bırakılırız.
Peki, aynı dünya görüşünü paylaştığımız insanların yaptığı kötülüklerden sorumlu muyuz?
Bu soru son derece vicdanidir ve üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gerekir.

